Bir Düştüm


Biz… aynı yüzde beş bir idik, bir bir düştük. En son ben düştüm ki düşmemem için bir sebep kalmamıştı. 

Ben içimizde en bir olandım. Diğerleri sağ yanlarına konan rakamlarla birliğini yitirmişti. Belki on birin biri de benim kadar birdir, bilemem. Ben başkasına eklenmemiş; sadece ve tek başıma birdim. O değildi. 

Yine de sen karar ver. 

Zaten her şeye karar veren sen değil misin ey insanOĞLU… 

Zaman ben düşmeden önce durmuştu, en azından onu yüzümüzden okuyanlar için. Günde iki kere yanıma gelen akrep, yirmi dört kez gelip geçen yelkovan ve en vefalıları incecik saniye kolu bile bana uğramaz, dönmez olmuştu. 
Hatırlıyorum, “Bomba,” demişti kadın bir gece, “Bir yere bomba düştü galiba.” O gece sesten mi korkudan mı çatladı bizi onlardan ayıran cam, bilmiyorum. Sırtımızdaki pil de yerinden oynamıştı. Zaman küçücük bir temasla dönmeye inat etti de durmadı(k). Zamanı yüzümüzden okuyanlar korkmuştu fakat şaşırmamışlardı. Camın çatlamasını, pilin yuvasını terk etmek üzere olmasını, bombanın düşmesini bekler gibi bir halleri vardı. Kulaklarındaki çınlama geçene kadar sustular. 

Başları öne eğik, altımızdaki masada sessiz oturdular. 
Önce adam kaldırdı başını, sonra kadın. 
Göz göze kavuşunca, “Gitmek gerek,” dedi adam. 
“Nereye?” diye sordu kadın. 
Yeniden sustular. 
Yer bir daha gürültüye sallandı, tavan da cam gibi çatladı. 
Kadının simsiyah saçlarına bembeyaz tozlar yağdı. 

 “Olur,” dedi, “Gidelim.” 
Nereye? 

Duymadılar beni ki bu normal. Saniye kolunu bekledim, belki o biliyordur, ona sorarım diye. Gelmedi. O an anladım, ikinci patlamada pilin yuvasından ayrı düştüğünü… 

Durdu akrep, durdu yelkovan, durdu vefalı saniye kolu… sustu tik tak… 

Dedim ya, en son ben düştüm; ben düştüm ben düştüm de zamanı yüzümüzden okuyanların yüzlerindeki çaresizlik düşmedi hiç aklımdan. Dillerinden gitmek gerek düşmüyor, gitmek istemiyorlardı. Bir gün, masada açık bir kitap, yanında yarısı içilmiş iki bardak çay, çiçekli tabakta birisi ucundan ısırılmış dört bisküvi varken bizi bırakıp gittiler. Altımdaki masayı, karşımdaki duvarı, yerdeki halıyı terk edip gittiler. Sanki geleceklermiş gibi bir gitmekti, gelirler mi bilmem. 

Yüzümüzü onlardan ayıran cam ilk kez çatladıktan yedi gün doğumu sonra gittiler. Aradaki yedi gün boyunca başka bombalar düştü; belki de düşmedi, yerdeydiler, patlayıp durdular işte. Camdaki çatlak durmadı, büyüdü, yürüdü kırık oldu. Çatladıkça kırıldı, kırıldıkça korktu, korktukça bütünden parçalara dönüştü en sonunda düştü. Bütünken, yerindeyken kimseye zararı olmayan cam, düşüp parçalanınca bir bıçak gibi keskinleşti. Yıllarca üstündeki tozu silen ellere düşman, o ellere kavuşsa kanatacak, üzerine basılsa yaralayacak durgun bir silah oldu. 

Çatladı, kırıldı, parçalandı da kanatamadı çok şükür. Yanına bile yaklaşmadılar. 

Camdan ilk parçanın düştüğü o gün, on birin benden sonra en bir olan biri de düşmüştü. Bombalar düştükçe pencereler de hafifledi, onlar da camsız, yüksüz kaldılar. Evin tülleri ve perdeleri sevindi bu işe, salonun içinde dans edip durdular. Zamanı yüzümüzden okuyanlar rüzgârla perdeleri birbirinden ayırmak için sürekli pencereleri naylonlarla, mukavvalarla bantladılar. 

Bombalarla müttefik rüzgâr hep kazandı. 

Dedim ya, yedi gün doğumu daha kaldılar. Gittikleri sabah çay yeni demlenmişti, adam masaya iki bardak çay getirmişti, yarısını içmişlerdi ki kalkıp gittiler. Zaman çoktan durmuştu. Ben dönerler diye bekledim, çay soğudu, bisküvilerin üstüne bir arı kondu, iki kanat çırptı, soluğu durdu. Biz çoktan durmuştuk fakat durmayan saatler vardı ve bombalar. 
 
Dönmediler… 

Onlar, adamla kadın gittikten sonra iki gün doğumu sessizdi ev… sessiz, kimsesiz. Ertesi sabah ben ne olduğunu anlayamadan camsız, mukavvasız pencereden bir kurşun girip yüzümüze vurdu. Onlarsız kaldım. On, on iki, on birin kalan biri yoktu artık… Adam, kadın… Hepsi gittiler… Kurşun kesmedi sahibini, zamanı akıtmaya devam eden saatler bir bomba daha patlattılar, sanki içimde… 

Toz uçup gözlerim görür olunca yerdeki dört bire baktım… baktım, baktım, baktım sonra ürperdim, başımı yerden kaldırdım. Halı yok, tavan yok, binanın yarısı yok. Karşımda zeytin ağaçları, onların ardı deniz. Altımdaki masayla asılı durduğumuz duvar kurtulmuş. Çok uzun bakamadım, önce yavaş yavaş yüzümüzden bir parçayla beraber öne eğildim, sonra şak diye yüzüm ikiye vurdu. Gitme vakti gelmişti. 

Nereye? 

Soramadım. Sıram gelmişti, vaktim belki de… ben, birlerin en biri olan bir… düştüm… 

Gökyüzü ne güzelmiş. Masmavi. Bembeyaz bulutlar. Sevindim, en azından sırt üstü düştüm. Yüzüm göğe dönük. Ya yere baksaydım, utanır gibi. Bulutları seyrettim durdum yattığım yerden. Sonra onları gördüm. Gökte kara yerde rengârenk turnaları. Göçüyorlardı. Hem de… gitmek gerek demeden, göçmek isteyip göçüyorlardı. Gökte kocaman bir V harfi olmuşlar, gidiyorlardı. Keşke biri gelip yanıma konsaydı; konsaydı ona ne derdim bilmiyorum. Belki o bana bir şeyler söylerdi, dünyayı anlatırdı, ne bileyim bir şiir okurdu, bir şarkı söylerdi. Neylersin ki durmadılar, geçip gittiler, çünkü turnalar öyledir işte gökte kara, yerde rengârenk, yerdekilerin dilinde bir türkü bırakıp göçerler… 

Birilerinin bizim ellerinden başkalarının bizim ellerine. 

Turnalar elsiz, el bir tek insanda, onların kanatları var… 
                
                                                                       ‘Allı turnam bize ele varırsan…’



Notlar : 
* Bu güzel fotoğraf bir Tamer Tur fotoğrafıdır...
** Bu öykü daha önce Gayet Dergi'de de yayımlanmıştır... 


Bir Düştüm

Biz… aynı yüzde beş bir idik, bir bir düştük. En son ben düştüm ki düşmemem için bir sebep kalmamıştı.  Ben içimizde en bir olandım. Diğer...